Savaşın izleri Atonement'te
Irak'ta yaşanan trajik olayları anlatan film, bir askerin yıllar sonraki iç hesaplaşmasını konu alıyor. Yapım, savaşın yarattığı psikolojik yıkımı insani boyutta işliyor.
2026 yapımı Atonement (Kefaret) adlı film, 2003'teki Irak işgali döneminde yaşanan trajik bir olayla açılıyor. ABD'nin kitle imha silahları iddiasıyla uluslararası destek arayışına girdiği süreçte, Bağdat'taki çatışmalardan kaçan bir aile, sığındıkları bölgenin bombalanması üzerine geri dönmeye karar veriyor. Anne, baba, teyze, kız, gelin, biri çocuk üç oğul ve bir bebekten oluşan aile üç araçla yola çıkıyor. Ancak yolculuk sırasında çatışmanın ortasında kalan aileden baba ve iki oğul, Amerikan askerlerinin ateşiyle hayatını kaybederek 'sivil kayıplar' listesine giriyor.
BirGün'de yayınlanan habere göre, dört bölümden oluşan filmin ikinci bölümünde 10 yıl sonrasına gidiliyor. O gün tetiği çeken askerlerden Lou, gündüzleri vinç operatörü, geceleri ise eğlence mekanında koruma olarak çalışıyor ve hukuk eğitimi almaya çalışıyor. Lou'nun temel sorunu, travma sonrası stres bozukluğu (PTSD) ile mücadele etmek. Asker arkadaşlarından biri intihar etmiş, diğerleri de benzer psikolojik sorunlar yaşıyor. Lou, geçirdiği bir panik atak sırasında "Bunu çözmem lazım. Böyle kendimden nefret ederek yaşayamam!" diyerek iç hesaplaşmasını dile getiriyor.
Filmin üçüncü bölümünde Lou, olay anında Irak'ta bulunan ve aileyle iletişimini sürdüren savaş muhabiri Michael Reid'e ulaşarak onlarla görüşmek istediğini belirtiyor. 'Mariam' başlıklı final bölümünde ise Lou, ABD'de yaşayan anne Meryem ve kızı Nora ile buluşarak helalleşiyor. Film, insani duyarlılığı yüksek ve hüzünlü bir yapıya sahip olmakla birlikte, eleştirmenlere göre eksik yönleri bulunuyor. Savaşı tetikleyen tarihsel ve yapısal nedenlere, yani Nevadalı bir genci Bağdat sokaklarına sürükleyen temel çelişkiye değinilmemesi, filmin helalleşme temasını kısmi kılıyor.
PTSD, şiddetli bir olayın yaşamın normal akışını kesintiye uğratmasıyla ortaya çıkıyor. Trafik kazaları, şiddet saldırıları veya doğal afetler bu duruma yol açabiliyor ancak terim, asıl yaygınlığını Vietnam Savaşı'ndan dönen Amerikan askerlerinin yaşadığı sorunlarla kazandı. 1980'de Amerikan Psikiyatri Birliği'nin DSM-III kılavuzunda resmi tanı alana kadar bu durum 'Vietnam Sendromu' olarak adlandırılıyordu. Lise mezunu, eğitime devam edememiş ve işsiz gençlerden oluşan bu askerler, kısa bir eğitimden sonra komünistlere karşı savaşmak üzere Vietnam'a gönderildi.
Savaşın yıkıcı doğası ve dönemin sağcı kapitalist doktriniyle şekillenen gençler, Kuzey Vietnam halkına karşı ağır şiddet eylemlerinde bulundu. Napalm bombaları, alev silahları, tecavüz ve katliamlar gibi eylemler, 'düşman' algısı ve komutanların koruması altında gerçekleştirildi. Ancak terhis sonrası eski yaşamlarına dönemeyen askerler, işledikleri suçların vicdan azabıyla başa çıkamadı. "Bunları gerçekten ben mi yaptım?" sorusu, gündelik hayatlarını felç etti. Askeri hastaneler ve gazi dernekleri, huzur arayan ve intihar eğilimi gösteren PTSD hastalarıyla doldu; bazıları ailelerine şiddet uygulamaya başladı.
Taxi Driver (1976), The Deer Hunter (1978) ve Platoon (1986) gibi filmler 'Vietnam Sendromu'nu beyaz perdeye taşısa da savaşın birey üzerindeki gerçek etkileri ancak tanıklıklarla anlaşılabildi. Yazar, 1990'ların ortasında Güneydoğu'da askerlik yapmış bir gencin, yakalanan bir teröriste uygulanan işkenceyi anlatırken geçirdiği sinir krizine tanık olduğunu aktarıyor. Muhasebeci olarak iyi bir gelir elde eden bu genç, askerlik öncesi hayatına bir daha dönemeyeceğini fark etmişti. Türkiye'de bu durum uzun süre 'Güneydoğu sendromu' olarak tanımlandı.
Yazıda, Kürt oylarını hedefleyen iktidarların dönem dönem başlattığı 'çözüm süreçlerine' rağmen, yakılan köyler, insanlık onurunu zedeleyen uygulamalar ve gözaltında kayıpların hesabının sorulmadığı vurgulanıyor. Diyarbakır 5 No'lu Cezaevi'nde Esat Oktay Yıldıran emriyle işlenen suçların ardından terhis olan askerlerin sonraki yaşamları da sorgulanıyor. Panzerle çocuk ezen veya ceset sürükleyen özel harekat polislerinin PTSD yaşayıp yaşamadığı, yaşadılarsa sonuçlarının ne olduğu belirsizliğini koruyor. Filmin bir sahnesinde Lou, "Bu aile, benim yaptığım bir şey yüzünden çile çekti" diyor. Yazara göre asıl soru, onca zulümden sonra PTSD belirtisi göstermeyen asker, polis ve korucuların şu anki durumudur.
TürkAta Haber Ajansı